Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940 tarihinde kuruldu. Kuruluşunun üzerinden 80 yıl geçse de ezberciliği reddeden, özgür, aktif yurttaşlar yetiştirmeyi hedefleyen bu kurumlar günümüzde hâlâ hatırlanıyor ve zaman zaman tartışılıyor. Eğitim-İş Bursa Şube Başkanı Özkan Rona Bursada Bugün'e dikkat çeken açıklamalar yaptı.
GÜLNAME PAÇA / BURSADA BUGÜN
Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda okuma yazma oranı yüzde 5'i geçmiyor ve nüfusun yüzde 80'i köylerde yaşıyordu. 1940 yılı itibariyle tarıma elverişli köylerde Köy Enstitüleri açıldı. Fakat 27 Ocak 1954'de de enstitüler kapatıldı. Peki, Köy Enstitüleri neden kapatıldı? Enstitülerde nasıl eğitim veriliyordu? Türkiye tekrar Köy Enstitüleri modeline geri dönebilir mi?
"Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda halkın okuma ve yazma oranı düşüktü. Kadınlarda neredeyse okuma ve yazma bilen hiç yoktu" diyen Eğitim-İş Bursa Şube Başkanı Özkan Rona Özkan Rona, "Dolayısıyla genç cumhuriyetin önünde, halkı sıkı bir eğitimden geçirmek gibi önemli bir sorumluluk vardı. Bir eğitim seferberliği ilan edip, kültürel bakımdan kalkınmış bir toplum yaratabilmek için, önce halkın tamamını okur-yazar hale getirmeyi hedeflediler. Bir yandan millet mektepleri açıldı. Bu millet mektepleri ile yetişkinlere okuma yazma eğitimleri verilirken bir yandan da şöyle bir gerçeğe yönelik proje geliştirmeleri gerekirdi. O dönem halkın yüzde 80'i köylerde yaşıyordu. Köylerin büyük çoğunluğunda okul ve öğretmen yoktu. Dolayısıyla bu eğitim atılımını aydınlanma seferberliğini sağlayabilmek için köylere öğretmen göndermek ve halkı topyekûn sıkı bir eğitimden geçirmek durumundaydılar. Ülkenin öğretmen ihtiyacını karşılayabilmek için o dönemde çeşitli programlar uygulandı, denendi. Her seferinde geliştirilerek yeni bir programa geçildi ve 1940 yılında Köy Enstitüleri bu deneyimlerin birikimiyle en gelişmiş öğretmen yetiştirme politikası olarak karşımıza çıktı" dedi.
"HER ÖĞRENCİ EN AZ BİR ENSTÜRMANI USTACA ÇALMAYI ÖĞRENMELİYDİ"
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel öncülüğünde ve yine bakanlıkta İlköğretim Genel Müdürü olarak görev yapan İsmail Hakkı Tonguç'un fikir babalığıyla Köy Enstitüleri fikrinin yaşama geçmeye başladığını belirten Özkan Rona, "Enstitüler şöyle olacaktı; O dönem, her enstitü kurulduğu bölgedeki yakın köylerden ve civar köylerden temel bir eğitim almış, zeki, yetenekli köy çocuklarını bulacak, o köy çocuklarını enstitülerine alacaktı. Bu çocukları donanımlı bir öğretmen olarak yetiştirdikten sonra tekrar kendi köylerine göndererek kendi köylerinden köylüye, halka topyekûn bir eğitim vermesi sağlanacaktı ve köyün rehberi olacaktı. Köy Enstitüleri pozitif bilimlerin yanında gerçek bir sanat eğitimi veriyorlardı. Her öğrenci en az bir enstrümanı ustaca çalmayı öğrenmeliydi. Sahne sanatları da yine kapsamlı bir şekilde verilen eğitimler arasındaydı. Spor anlamında bedeni gerçekten geliştirici spor çalışmalarına yer veriyorlardı. Bunların yanında köyün kalkınmasına yardımcı olabilecek, katkı sağlayabilecek bilgilerle donatıyorlardı. Köy Enstitülerinin belki de klasik eğitimden ayrılmasının en önemli göstergesi de budur. Bir taraftan pozitif bilimle donatılan öğretmen adayları aynı zamanda köyün ekonomik faaliyetlerine yönelik katkı sağlayacak modern tarımı, modern hayvancılığı öğretebilecek gelişmesini sağlayacak bilgilerle de donatılıyordu" şeklinde konuştu.
"AÇILAN BÖLGEDE YAYGIN EKONOMİK FAALİYET NEYSE O DERSLERE AĞIRLIK VERİLİYORDU"
Özkan Rona, "Köy Enstitüleri'nde tarım, hayvancılık, inşaat, mobilya, metal işleri gibi derslerde uygulamalı olarak veriliyordu ve her köy enstitüsünün öğrencileri için kendisine ait tarlaları, bağları, arı kovanları gibi alanları da vardı. Fen, matematik, edebiyat, müzik, tarım, hayvancılık, arıcılık, sıhhiye, makine, biçme, dikiş, yabancı dil gibi derslerde ağırlıklı olarak veriliyordu. Bu şekilde, bu programla köy enstitüleri de yedi bölgede açılmaya ve yayılmaya başladı. Tabi sayıları kısa sürede yirmi bire kadar ulaştı. Bir özelliği de açılan bölgede yaygın ekonomik faaliyet neyse o derslere ağırlık veriliyordu. Örneğin, Karadeniz Bölgesi'ndeki enstitülerde balıkçılık eğitimi verilirken, Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki enstitülerde ağırlıklı olarak hayvancılık eğitimi veriliyordu. Yine Ege Bölgesi'nde bağcılık eğitimi veriliyordu. Dolayısıyla bu eğitimi almış olan enstitülü öğrenciler köylerine döndüklerinde o bölgenin ağırlıklı ekonomik faaliyetleri neyse köylüyü ekonomik olarak da kalkındırmak bakımından bu aldıkları eğitimlerle ekonomiyi desteklemiş oluyorlardı. Tabi benzersiz bir aydınlanma atılımıydı Köy Enstitüleri. Enstitü mezunu öğretmenler gittikleri köyde yediden yetmişe köylünün bütün eğitim ihtiyacını, köyün kalkınması için gereken tüm donanımı ve bilgileri onlarla paylaşıyorlardı" ifadelerine yer verdi.
"İSMET İNÖNÜ MARSHALL YARDIMLARI ALMA KARŞILIĞINDA AMERİKA'NIN İSTEDİĞİ İLK TAVİZ OLAN KÖY ENSTİTÜLERİNİN ORTADAN KALDIRILMASI KONUSUNDA TAVİZ VERDİ"
Özkan Rona, "Köylerde tiyatrolar ve Türk tiyatro sahneleri kurulmaya başlandı. Her köyün nerdeyse bir kütüphanesi veya okuma salonu olmaya başladı. Halk, köy çocukları ve Anadolu köylüsü topyekûn bir aydınlanma yaşamaya başladı. İşte halkın aydınlanması, köy çocuklarının aydınlanması Anadolu'yu yüzyıllardır sömüren birtakım toprak ağlarını ve tarikat liderlerini rahatsız etmeye başladı. Hemen Köy Enstitüleri büyük bir tehlike olarak görülmeye başlandığı için aleyhinde ciddi bir karalama kampanyası yürütüldü. Tabi o dönem aynı zamanda ABD ve Sovyet Rusya arasındaki Soğuk Savaş'ın en yıkıcı dönemlerini yaşıyordu toplum. Bu süreçte Rusya'yla ortaya çıkan ihtilaf nedeniyle Amerika'dan Marshall yardımları alma ihtiyacı da ortaya çıkınca, İsmet İnönü Marshall yardımları alma karşılığında Amerika'nın istediği ilk taviz olan Köy Enstitülerinin ortadan kaldırılma konusunda bir taviz verdi. Böylece çok önemli bir hayat damarı kesildiği için yavaş yavaş işlevsiz hale gelmeye başladı. Çok partili seçimlere giderken seçimler sürecinde Adalet Partisi'nin Türkiye'de seçimlere giderken en büyük vaadi ve ilk vaadi iktidara geldiklerinde Köy Enstitülerini kapatmak olacaktı, öyle de oldu. 1950'de iktidara geldiler. Hemen Köy Enstitüleri üzerine yapıyı, felsefesini değiştirecek ve algısını değiştirecek birtakım politik adımlar atıp, iyice içini boşalttıktan sonra 1954 yılında tamamen ortadan kaldırmış oldular" dedi.
TÜRKİYE TEKRAR KÖY ENSTİTÜLERİNE DÖNEBİLİR Mİ?
Özkan Rona, "Anadolu halkının yüzde 80'i köylerde yaşıyordu. Dolayısıyla eğitimi köylere götürmek gerekirdi. Ancak bugün bu ihtiyaç gerçekten var mı, yok mu konusu tartışmalı bir konu. Çünkü artık köylerde yaşayan genç ve orta yaşlı nüfus neredeyse hiç kalmadı. İleri yaşlardaki insanlar köylerde yaşıyor hale geldiler. Çocuklar, gençler ve orta yaşlılar kentlere, büyük kentlerin varoşlarına yığılmak zorunda kaldılar. Bugün köy enstitülerini eski haliyle yeniden hayata geçirmek belki o ihtiyacı gidermeyebilir, bugün bir ihtiyaç olmayabilir. Ancak köy enstitülerinin eğitim felsefesini yani öğrencilere verilen bilginin yaparak, yaşayarak uygulamalı bir şekilde özümseyebilecekleri duruma getirilirse gerçek anlamda bir çağdaş eğitim modeli kurulabilirse eğitim inançların siyasetin etki alanından çıkartılır. Eğer evrensel kurallar çerçevesinde bu eğitimler tekrar verilebilirse, gerçekten demokratik bir okul ortamı yaratılabilirse, yalnızca bir sınava hazırlamaya değil de bir yarışa yönelik ezberci çalışma anlayışıyla değil, öğrencilere gerçek yaşamda ihtiyaç duydukları birtakım bilgileri kendilerinin gerçekleştirmelerine yardımcı olacak donanımlar öğretilirse Köy Enstitüleri yeniden açılabilir" diye konuştu.
"TÜRKİYE TARIMDA NASIL OLUR DA DIŞA BAĞIMLI BİR HALE GELİR"
Eğer bugün enstitüler yaşasaydı, Türkiye tarım ve hayvancılıkta dünyada gerçekten söz sahibi bir konumda olacaktı diyen Özkan Rona, "Hep şu örneği veririz; Konya kadar yüz ölçümüne sahip Hollanda dünyada tarım üretimi ve ihracatı konusunda söz sahibi bir ülke olduğu halde, birkaç katı büyüklükte geniş bir mera alanı olan, geniş tarım arazileri olan, sulak toprakları olan Türkiye tarımda nasıl olur da dışa bağımlı hale gelir? Nasıl tohumunu üretemez, ithal eden hale gelir? Hatta et ithalatına canlı hayvan ithalatına gitmek zorunda kalır. İşte enstitüler yaşamış olsaydı bugün Türkiye'de tarım ve hayvancılıkta dünyada söz sahibi olacaktı. Köylü köyünden kalkıp büyük şehre, ana kentlere, devasa kentlere göç etmek zorunda kalmayacaktı. İnsan yığınları haline dönüşmüş işsizler ordusu bugün karşımıza çıkmayacaktı. Dolayısıyla enstitüleri yeniden açmak ancak eğitimde bir anlayış değişikliğini hayata geçirmekle mümkün olur. İşte bu eğitim anlayışı halk için eğitim, halkın ve toplumun kalkınması için kültürel ve ekonomik olarak kalkınması için pozitif bilimlerden yararlanılarak ortaya konulacak bir uygulamada eğitim programıyla alında enstitüler felsefe olarak yeniden açılmış ve hayata geçirilmiş olur" dedi.
Kaynak: BURSADA BUGÜN
Bursa Bölge, 2020.05.13 09:06