Ebru Gündeş'in, eşinin 17 Aralık operasyonu kapsamında tutuklanmasının ardından "O Ses Türkiye"deki görevine devam etme kararının arkasındaki isim olan iletişim uzmanı Ali Saydam: "Twitter'a bakarak koskoca Türk toplumunun tamamını anlayamayız. Ebru Gündeş'in duyguları o gece izleyicisine fazlasıyla geçmiştir"
Reza Zarrab'ın 17 Aralık operasyonu kapsamında tutuklanmasının ardından akla ilk gelen sorulardan biri de toz duman olan siyasi gündeme rağmen, "Acaba eşi Ebru Gündeş ne yapacak?" olmuştu. Ebru Gündeş programın yapımcısı ve sunucusu Acun Ilıcalı ve iletişim uzmanı Ali Saydam'la görüştükten sonra "O Ses Türkiye"deki görevine devam etme kararı aldı. Gündeş'in sorumluluğundaki yarışmacıları bırakmaması ve yayın sırasında da hiçbir şey olmamış gibi davranmayıp duygularını açıkça ifade etmesini kimileri takdirle karşılarken, kimileri de "Duygu sömürüsü yapıyor, böyle bir durumda orada ne işi var?" diyerek tepki gösterdi. Konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Ali Saydam; "Twitter'dan 'Kapansın evine' diye ahkam kesmek kolay. Nasıl bir mühendis, bir doktor zor zamanlardan geçerken kendini bırakmamalıysa popüler bir sanatçı da bırakmamalı" diyor.
Ebru Gündeş'in son yaşananlardan sonra iletişim stratejisini sizinle birlikte hazırladığı konuşuldu. Biraz bu süreçten bahseder misiniz?
Acun'u (Ilıcalı) çok eskiden beri tanırım. Hiçbir zaman ticari bir ilişkimiz olmadı ancak sınanmış, uzun yıllara dayanan ahbaplığımız vardır. Benden rica etti, Ebru Hanım'la görüştük. Sohbetimize iletişim stratejisi belirleme falan denemez. Ancak taktik düzeyde, naçizane fikrimi söyledim. Bir kez de kendisini evinde ziyaret ettik. Acun daha önce de bir-iki popüler sanatçı için benden ricacı olmuştu. O zaman da kırmadım kendisini. Bu görüşmeler için "iletişim", "strateji", "danışmanlık" kavramlarını kullanırsak, son derece profesyonelce ve derinlikli olarak, sürdürülebilir başarı adına hizmetler ürettiğimiz onlarca uluslararası ve ulusal büyük firma yöneticilerine ve profesyonel iletişim hizmeti almayı başaran insanlara haksızlık ve ayıp etmiş oluruz.
"Televizyon, samimiyeti de içten pazarlıklı olmayı da misliyle büyüterek yansıtır"
Ebru Hanım'a "hayranlarını cezalandırma ama çok da laylaylom olma" dediğinize dair haberler çıktı. Bunun ne kadarı doğru?
Nasıl bir mühendis, bir doktor ya da herhangi bir mesleği icra eden bir profesyonel zor zamanlardan geçerken kendini "bırakmamalıysa", popüler bir sanatçı da bırakmamalı. Twitter'dan "Kapansın evine" diye ahkam kesmek kolay. Dünyada yapılan bütün stres araştırmalarında en ağır stres faktörü olarak birinci sırada insanın çocuğunun başına bir felaket gelmesi yer alıyorsa, ikinci sırada eşinin başına benzer bir şey gelmesi var. Kolay iş değildir bunlar. Öte yandan toplumun kültür ve değerlerini de göz ardı etmemek lazım. O nedenle mesleğini icra ederken, zaten içinden de gelemeyeceği için vur patlasın çal oynasın türünde bir eğlencenin parçası olamayacaktı... Bizim ifade ettiğimiz de buydu...
Ebru Hanım'ın "O Ses Türkiye"deki açıklamasının kamuoyuna yansıması nasıl oldu sizce? Twitter'da pek çok olumsuz yorum aldı ama duygularını açıkça paylaşması toplumun genelinde olumlu bir etki yaratmış mıdır?
Twitter'a bakarak koskoca Türk toplumunun tamamını anlamaya çalışıyor olsaydık Türkiye'de bugüne kadar birkaç halk ihtilali olduğuna, hükümetin de
en az beş kez devrildiğine inanmamız gerekirdi. Lafın gelişi 128 tane olumsuz yoruma bakıp onlarca milyonluk Türk halkının, ki Ebru Hanım'ın hayranlarının rakamı buralara ulaşmaktadır, ne düşünüp hissettiğine karar vermek mümkün olabilir mi? Televizyon, samimiyeti de içten pazarlıklı olmayı da misliyle büyüterek yansıtır ekrana. Ebru Hanım'ın duyguları o gece fazlasıyla geçmiştir izleyicisine...
Sizce hangi durumlarda "şov devam etmeli?", hangi durumlarda "şov artık biraz durmalı"?
Ben "şov"u insanın profesyonel iş hayatı olarak alıyorum. İnsan profesyonel hayatında da her an sahneye çıkıyor. Hayatın aydınlık günleri de karanlık günleri de insana aittir. İkisi de kaderin parçasıdır. O nedenle profesyonel hayatta belki yaşam yavaşlatılabilir ancak durdurulamaz...
"Ortada sadece yolsuzluk olsaydı iş daha kolaydı"
17 Aralık operasyonunda adı geçen diğer isimlerin bu süreçteki itibar yönetimi stratejilerini nasıl buluyorsunuz?
Bir-iki tanesi hariç, çok kötü buluyorum... Sayın Başbakan'ın ve
bir-iki bakanın dışında krizi yöneten yok. Onun dışında konuşanlar da çoğunlukla çam devirebiliyorlar...
Operasyonda adı geçen siyasetçiler istifa etmekle doğru bir strateji mi izlediler sizce?
Ortada sadece bir suiistimal, yolsuzluk meselesi olsaydı iş daha kolaydı. Ancak arka planda gibi duran devasa "darbe" ya da "cezalandırma" (rövanşizm) girişimi var. O nedenle hatlar birbirine karışıyor ya da özellikle karıştırılmak isteniyor. Bu nedenle aslında ilgili kişileri yargı süreci sonuçlanana kadar kenarda bekletmek ve bu işi en başta yapmak en hayırlısı olurmuş. Ancak arka plan provokasyonu ilk hamleyi yapmaya müsaade etmedi... Bu da hatalar zincirine start verdi. Ama her kriz gibi bu da soğuma safhasına girdi. Eğer, bir yazımın başlığına koyduğum gibi, "Beni yak, kendini yak, her şeyi yak" adlı Sezen Aksu şarkısında ifade edilen durum devam etmez, yeni ataklar gelmezse...
"Sen şimdi gelmiş bana itibarsızsın mı diyorsun?"
Bugün itibar yönetimi deyince aklımıza neler gelmeli?
Bir keresinde ünlü bir işadamımıza kendi talebi üzerine itibar yönetimini anlatmıştım. Uzun uzun dinlemişti beni. Sonra da, "Sen şimdi bana itibarsızsın mı diyorsun?" diye demediğini bırakmamıştı. Şimdi o günler geride kaldı. Krizleri daha kolay atlatmak için, ürün ya da hizmeti rakipten daha pahalıya satmak için, daha kaliteli insan kıymetlerini daha ucuza istihdam edebilmek için, halka açılırken hisse senetlerinin daha yüksek rakamlara alıcı bulmasını sağlamak için itibarı, bunun için de stratejik iletişimi adam gibi yönetmenin gerekli olduğunu çoğunluk anlamış gibi geliyor bana. Ancak iletişime hâlâ mühendislik, hekimlik, avukatlık gibi somut bir uzmanlık alanı olarak saygıyla yaklaşılmıyor. Herkes
bu konuda bir şeyler bildiğini sanıyor.
Ebru Gündeş'e "Ben sanat dünyasından kimseye parayla bu hizmeti vermiyorum çünkü sanatçılar arkalarında sağlam prodüksiyon şirketleri olmadığı için iletişim danışmanlığı hizmeti alamıyor" dediğiniz yazıldı. Sizce Türkiye'de ünlü isimler itibar yönetimini yeterince profesyonel kullanmıyor mu?
Bana Türkiye'de marka olmuş, namı ile kendi yaptığı işten çok daha fazla para kazanan bir bireysel marka gösterin ya da stüdyosuna para yatıran Sezen Aksu, Tarkan, televizyon kanalı satın alan Acun Ilıcalı ve varsa tek tük mesleğine yatırım yapan bir-iki popüler yıldız dışında, kapitalizmin çizdiği sofistike çerçeve içinde kurumlaşmış
beş tane "sistem" söyleyin, söylediklerimin tamamını unutmaya hazırım. Aslında bizim sanatçılarımızın şu anda kazandıklarının belki de
100 katını kazanacak potansiyelleri var. Ancak bunu sağlayacak akıl, örgütlenme anlayışı ve sermaye temerküzü yok.
Bu arkadaşların bizim saat ücretimizi ödeyebilecek paraları olsa bile, sistemi benimseyip disiplin içinde hayata geçirebilecek dünya görüşleri eksik.
Bir eksiklik de sanatçı olmadıkları halde sanata yatırım yapan sermaye sahibi milli burjuvazimiz konusunda yaşanıyor. Bu iş gereken girdiyi sağlasa, o zaman tüm sistemler kurulur, sanatçılar da rahat eder, iletişim danışmanları da... Yani mesele sadece iletişim sisteminin kurulması değil, finansal sistemin, hukuki yapının, sanatsal ekosistemin, kapitalizmin gerektirdiği şekilde inşaasıdır...
Ebru Gündeş "O Ses Türkiye"de açıklama yaparken gözyaşlarına hakim olamadı.
"Popüler dünya müthiş bir çarktır, zayıfı öğütür, bitirir"
Sosyal medyanın hayatımıza girmesi bu alanı çok etkiledi değil mi?
Bir medyanın (mecranın) etkisi, güvenilirliğiyle düz orantılıdır. Tüm ölçümlemelerde sosyal medyanın güvenilirlik endeksi yerlerde sürünüyor. Bu nedenle orada oluşacak ne negatif bir dedikodu etkili olur ne de pozitif bir haber itibar sağlayabilir.
Neler dikkate alınır bir ünlü ismin itibar stratejisi belirlenirken?
Olmayan bir şeyi satamazsınız.
Cilalı imaj devri kapanmıştır. Şimdi yatırımcılık, üretim ve yönetim sağlam değilse hiçbir yere varılmıyor artık. Marka ve itibar ancak sürdürülebilir yatırım ve çalışmalarla uzun vadeli fayda sağlar. Yoksa sabun köpüğü gibi parlayıp sönen "starlet"ler dünyasından ne marka çıkar ne de itibar. Ciguli, Bayhan, Ata Türk hatırlardadır... Yazık olmuştur onlara. Ama popüler dünya müthiş bir çarktır, zayıfı öğütür bitirir.
"Tarkan her iki krizi de mükemmel yönetti, Fatih Terim her seferinde küllerinden doğuyor"
Ünlülerin başına gelen olayların yarattığı etki neye göre değişiyor? Örneğin, Tarkan'ın vaktiyle "Çişim geldi" demesi, uyuşturucu kullandığının iddia edilmesinden daha büyük bir skandal olmuştu sanki...
Marka vaadi ne kadar yüksekse, kriz de o kadar büyük oluyor. Düş kırıklığı gibi bir şey... Tarkan her iki krizi de mükemmel yönetmiştir. İletişim desteğini çevresindeki dostlarından nitelikli bir şekilde almayı başaran ender sanatçılarımızdandır.
Dünyadan, Türkiye'den çok iyi yönetilmiş birkaç kriz örneği verir misiniz?
Çok iyi yönetilmiş krizleri ya göremeyiz ya da hatırlamayız. Çünkü iyi yönetilmişlerdir de ondan... O nedenle, benim yazdıklarım da dahil, bütün iletişim kitapları kötü yönetilmiş kriz örnekleriyle doludur. Aslında hasar ne kadar düşükse kriz o kadar iyi yönetilmiş demektir. İlla örnek vermek gerekirse, dünyadan en iyi örnek Clinton-Monica krizidir. Başkan Clinton, tüm zamanların en yüksek ratinge ulaşmış ABD başkanıdır... Bizden ise en iyi örnek olarak Fatih Terim'i gösterebiliriz. Galatasaray'dan her gidişinden sonra küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. Yanıt basittir: Hasar yoksa ya da azsa kriz iyi yönetilmiş demektir...
Kaynak: BURSADA BUGÜN
Magazin, 2014.01.05 10:33